Tavuk Döner+Ayran=1 Lira

Balkonuma bir güvercin kondu. Sandım ki; o güvercin balkonun mermerine sıçanlardan biri. Güvercine seslendim: “Arkadaşım! Bir bakar mısın? Bir şey konuşacağım seninle.” Bana doğru dondü. Elimle masayı işaret ettim. Uçarak masaya geldi. Elimi yumruk yapıp güvercine uzattım. “Sana konuşma yetkisi veriyorum. Konuş!” dedim. Güvercin rahatladı. “Oh be!” dedi. “Abi! Abim! Emret abim!” Güvercine sert bir bakış attım. “Arkadaşım! Neden sıçıyorsunuz balkonumun mermerine?” diye sordum. Kafasını yan çevirip bana baktı. “Sen de benim içtiğim suya sıçıyorsun pezevenk!” dedi ve uçup gitti. Uzaklaşırken halen sesi geliyordu. “Yavşağa bak ya!” diyordu. Aylar sonra Eminönü’nde onu bir ayran eşliğinde bir lira karşılığında yedim. Sonuçta haklı. Onun ve yüz binlerce güvercinin içtiği suya sıçmak ayıp. Ama terbiyesizlik etti. Adam gibi söyleyebilirdi.

Çok Zor Bir Soru

Size zor bir soru soracağım. “Evet” diyebilen çıkacağını sanmıyorum.

Bir gün karşınıza bir adam çıktı. Dedi ki: “Arkadaş! Bende acayip bir iksir var. Bunu içtiğin zaman beş saniye içinde öleceksin. Ama o beş saniye içinde zaman algın kaybolacak. Beş saniyeyi elli sene olarak yaşayacaksın. Ve bir hayal göreceksin. O hayalde tüm istediklerini gerçekleştirmiş olacaksın. Yaşadığın hazları, sevişmelerini beynin dopamin salgılayarak sana gerçekten hissetirecek. Ve sen beş saniye içinde öleceğini asla bilmeyeceksin. İksiri almak ister misin?”

Bu teklife “Evet” diyebilir miydiniz? Cevap vermeden önce şunu düşünün: İkisinin sonunda da öleceksiniz. Birindeyse hayal de olsa istediğiniz her şeyi gerçekleştirmiş olacaksınız. Üstelik o beş saniyeyi elli sene olarak yaşayacaksınız.

İnanç

“İnan. Olur.” Onu böyle kandırmışlardı. O da seks yapabilmek için sekse kuvvetle inanıyordu. Abazan olarak öldü. Bu kadar sekssiz hayatın ödülü olarak cennette onu hurilerin beklediği inancıyla huzur içinde ölmüştü. Fakat kul hakkına girdiği için sıkıntı oldu. Hakkına girdiği kul hakkını helal etmedi. Acayip yalvardı eleman hakkını helal etsin diye ama adam Nuh dedi, peygamber demedi. O gerizekalı da bu yüzden cehenneme gitti. Bizimki de cehenneme gitti. Ama sekse hep inandı.

Dünyanın En Korkunç İntikam Hikayesi

“İntikamım çok fena olacak.” diye yemin ederek ayrılmıştı çocuk. Kız umursamamıştı. Sekiz sene altı gün sonra çocuk kızın yeni taşındığı evin kapısına sıçtı. Kız sabah kapısında boku buldu. Ömür boyu kimin sıçtığını merak etti ama hiç öğrenemedi. Son nefesini verirken kelime-i şehadet getireceğine “Kapıma acaba kim sıçtı?” diye düşünüyordu. Sırf bu yüzden cehenneme gitti. Çocuk intikamını fena almıştı.

Tags: intikam

bir ingilizin, ingiltere’deki isyanlara inanılmaz tepkisi… gizli kayıt…

…ve kıyamet kopar

“biri yer, biri bakar. kıyamet ondan kopar” dedi beyaz sakallı, nur yüzlü yaşlı adam ve yarım ekmek dönerinden son bir diş alırken tam üstüne gelen göktaşına gülümseyerek parçalandı. o sırada hemen yanında on iki gündür aç olan kirli suratlı balicininse saçları göktaşının hızından tutuşmuştu. göktaşı nasıl oldu da onu parçalamadı diye merak edecek olursanız, merak etmeyin. bu benim hikayem ve benim istediğim olacaktır. balici ölmedi. nur yüzlü yaşlı adamın ışıklı casio saati tam 23:59’du. balicinin saati yoktu. aradan bir dakika geçti ve balici artık 13 gündür açtı.

“13 uğursuz sayı” dedi balici ve ayağa kalktı. bugün içinde mutlaka yiyecek bir şeyler bulması lazımdı. artık bu bir ihtiyaçtan öte, kendi kıyametini engellemek için bir zorunluluk haline dönüşmüştü. her yönünde uzanan uçsuz bucaksız mezarlıkta amaçsızca yürümeye başladı. sabaha kadar yürüdü.

“elbet yeni gömülmüş birisi vardır. onlardan birini yiyebilirim.” diye düşündü.

tanrı yukarıdan ona cevap verdi: “sevgili kulum. bu beni kandırmaya çalışmaktır ve ben kanmam. kendine döner gibi bir şeyler bul. insan yemek sayılmaz”

“tamam” dedi balici güneşe bakıp. tanrı umutsuzca başını salladı iki yana. “beni güneş sanıyor” diye düşündü.

balici altı saat kadar yürüdü. artık açlıktan takati kalmamıştı. bir mezar taşının dibine çöktü. ellerini yağlı saçlarının içine soktu. başının içindeki sivilcelerle haz alırcasına oynadı. zaten şu anda zevk alacak başka bir aktivite aklına gelmiyordu. ne yapacağını düşünmek için başını çevirdi ve dayandığı mezar taşında ilginç bir yazı gördü.

“yiyecek ekmek bulamadım.
ekmek yaptım.
ekmek yapmaya buğday bulamadım.
çiftçiyi öldürdüm.”

“bu ne anlama geliyor?” diye sesli düşündü balici. ölü adam mezardan başını çıkardı. gözlerinden kurtlar  çıkıyordu. sadece kafatası kalmıştı.

-çiftçiyi öldürdüm işte lan!
-senin meslek neydi abi?
-insanlık.
-çantan var mıydı janjanlı?
-buğdayı nerde taşıdım sanıyorsun pislik balici?
-buğdayı nerden buldun ki abi?
-çiftçiyi öldürdüm lan hayvan oğlu hayvan.

ölü adam başının ağrıdığını bahane edip kurtçukları gözüne tekrar soktu ve mezarın içine girdi. balici kafası karışmış bir şekilde ayağa kalktı. akşam çökene kadar yürüdü. az zamanı kalmıştı.

“nereden çiftçi bulacağım ki ben?” diye düşündü. tanrı yukarıdan onun zavallı haline bakıp gülüyordu. “dört saati kaldı” diye söylendi.

balici biraz ötede bir ışık gördü. “bir kulübe var orada” diye mantık kurdu ve kulübe sandığı yere yürüdü. gerçekten kulübeydi. balicinin hayatında haklı çıktığı nadir anlardan birisiydi. balici kendisiyle gurur duyarak kulübenin kapısını tıklattı. içeriden hiçbir ses gelmedi. ayak uçlarına baktı. biraz daha zaman geçmesini bekledi. elini yavaşça kapıya doğru götürdü. tam ikinci kez tıklatacakken kapı birden ardına kadar açıldı. önünde tek bir oda uzanıyordu. odanın tepesinde bir gaz lambası vardı. ortadaysa bir sandalye ve masa, duvar kenarlarında üstü boş sehpalar uzanıyordu tembelce. “kimse yok galiba” diye düşündü balici ve tahtası gıcırdayan odaya girdi. tam girdiği an ensesine bir el yapıştı.

-kimsin lan sen şerefsiz uğursuz?
-a-abi ben baliciyim. açım abi. a-abi acıyor bırak abi…
-bırakayım da beni doğra değil mi şerefsiz?
-hayır abi. açım vallahi. bu gece de doymazsam öleceğim.
-geber lan hayvan!

diye bağırdı adam ve baliciyi dışarıya fırlattı. kapıyı da sertçe kapadı. arkasından da bağırdı “kimse benden çalamaz lan. kimse. anlıyor musun lan uğursuz it, kimse benden çalamaz. benden benden, çiftçi dededen.”

balici yerde acıyan ensesini oğuştururken adamın son sözüyle birlikte gözleri faltaşı gibi açıldı.

“çiftçi dede.”

ensesini bırakmadan yerden doğruldu. yüzünü buruşturdu. dizi taşa çarpmış ve yarılmıştı. boştaki eliyle de dizini tutup kapıya tekrar yaklaştı.

“çiftçi dede. dışarıya bir gelir misin? seninle bir konu hakkında konuşmam gerekiyor.” diye seslendi cırtlak sesiyle balici. içeriden bir kahkaha sesi geldi. “dünyanın sonunu mu tartışacağız gerizekalı? hububat fiyatlarını mı masaya yatıracağız?”

balici bu güven kırıcı aşağılama karşısında pes etmedi. “lütfen çiftçi dede. çok önemli bir konu. seni de ilgilendiriyor. ben buraya seni bulmak için gönderildim.” içeriden bu sefer ses gelmedi. kapıya doğru ağır ağır adım atan çiftçi duyuluyordu. kapıyı hafifçe araladı. “sen o musun? seçildiğimi nihayet bana müjdeleyecek olan. ummadığınız kılıkta karşınıza çıkacak demişlerdi.”

balici gözlerini kırptı ensesinden elini çekerek. “ben oyum çiftçi dede” dizini tutan eli de boştaydı. o elini de arkasında tutuyordu. çiftçi kapıyı hayatının fırsatı kendisini yolda yakalayan bir adamın coşkusuyla kapı açıp baliciye kucak açtı ama bir anda başından süzülen kanla kendini yerde buldu. balici arkasında tuttuğu kocaman taşı tam da çiftçinin alnının ortasına yapıştırmıştı. tekrar vuracaktı. öldürücü darbeyi vurmak istedi. tam taşı tekrar indirecekken gözü seğirdi. taşı indiremedi.

“çiftçiyi öldürmesem de sadece içeriden yemek alsam ne olur acaba?” diye düşündü.

çiftçi yerde inliyordu. başından sızan kan toprağa karışıyor, kimbilir kimin iskeletiyle bütünleşiyordu. boğazından bir hırıltı geldi. en sonunda ses çıkarabilecek akoru yapabildi ses tellerine. “lanetlenmiş pisliksin sen. saat 23:59. bak casio’ma. az sonra öleceksin sen.”

balici masa üstünde bulduğu domates, peynir, ekmekten muhteşem bir akşam yemeği hazırlamış, dişlemekle meşguldü.

-niye ölecek mişim çiftçi dede? ben gece yarısı olmadan yemeğimi buldum işte.
-şu yaklaşan göktaşını görüyor musun?
-evet.
-seni paramparça edecek az sonra pislik balici.
-nerden biliyorsun?
-biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar çünkü. ben sana bakıyorum şu anda.

dedi çiftçi ve kahkahalar atarak yerde debelenmeye başladı. kahkahası tam saat 12 olduğunda ağzında patladı. göktaşı onu paramparça edip geçip gitti. baliciye tabi ki hiçbir zarar gelmemişti. balici peynir, domates, ekmeğinden bir diş daha aldı.

“ben ateistim çiftçi dede”

dedi ve kulubüden çıkıp on iki günlük bir serseri hayatı yaşamak üzere mezarlığın içinde kayboldu. 12 gün sonra bir gün içinde nasıl olsa bir çare bulurdu.

Kader ve Jilet (Part 1)

“İnsan kaderini değiştirebilir mi?” diye sordu genç olanı daha yaşlı olanına.

Daha yaşlı olanı üç buçuk saattir baktığı noktadan gözünü ayırmadan cevapladı:

“Eline bir jilet al. Jiletle elindeki çizgilerin yerini değiştir. Yaşamını uzat. Şöhretini kısalt. Eline derin çizikler at.”

Sanki çok uzun bir tarif vermiş gibi derin bir nefes aldı yaşlı olan. Göğsü aksak bir şekilde inip kalkıyordu. Yüzündeki kederli ifade arttı. Gözünü hafifçe kıstı. Genç olanın dediğini yapmak için hareket etmediği her saniye azap gibi işliyordu içine.

Genç olan nereden jilet bulacağını düşündüğü sırada kulağında bir kaşınma hissetti. Elini kulağına attı ve tıpkı sihirbazların yaptığı numaralar gibi kulağından bir berber jileti çıkardı.

Jilete baktı. İki tarafı da aynı keskinlikteydi. Dikkatli inceledi. Jiletin üstündeki yansımasına odaklandı. “Peki elimdeki çizgileri değiştirmem de bana çizilmiş olan bir kurgunun parçasıysa?” diye sordu.

Yaşlı olan yok olmuştu. Az önce oturduğu yerde bir kum tepesi vardı. Gözünü diktiği yerdeyse kurumaya yüz tutmuş bir kan damlası vardı.

Yaşlı olanın nereye gitmiş olabileceğini düşünürken arkasından bir ses geldi.

“Hey!”

Genç olan panik içinde arkasına döndü. Arkasında bir ağaç vardı. Kendini koruyarak ağacın arkasına baktı. Kimse yoktu.

“Hey delikanlı!”

Genç olan etrafında döndü. Kimseler yoktu.

“Delikanlı bana bak bana! Ağacım ben” dedi Meşe. Genç Meşe’ye gözlerini kıstı. Bunun bir hayal olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. “Bakma bana öyle” dedi Meşe. “Elinde bir balta olduğunu görüyorum. Yedi metre yukarımda budanması gereken dallarım var. Sana zahmet olmayacaksa onları budar mısın?”

Genç elinde ağırlaşan baltayı sıkıca kavradı. “Ama benim jiletime ne oldu?” diye sorabildi. “Fırsat, delikanlı, elindekiyle doğaçlama yapabilmektir. Haydi bana yardım et” dedi Meşe.

Genç, ağacın da yardımıyla tırmanmaya başladı. O tırmanırken Meşe de espriler yapıyordu. “Daha önce de bana binen bir delikanlı olmuştu. Beşinci metresinde düştü. Arkadaş bindiği dalı kesmiş. Düştü ve öldü. Salaklık, kaderin en büyük düşmanı. Her salak kendi kaderini suçlar. Bilir misin, ağaç olarak da doğabilirdin. Ben de bundan yedi yüz yıl önce kaderimi suçluyordum. Biliyor musun, seks hayatımız yok. Polenle filan… Havaya salıyoruz. Öyle oluyor. Ama zaman içinde öğrendim. Bu da bir seçimdi delikanlı. Evet orayı buda. Oh evet. Buda orayı. Buda’yı bilir misin delikanlı? Şişko tanrı. Tanrı şişko olabilir mi dostum ya hahah! Buda’ya bakınca bir ruhani yaratık filan der misin, adam Mahmut Ocakbaşı’nin sahibine benzemiyor mu?” Genç olan ağacın bayat esprilerinden sıkılmıştı. Çünkü adam hem ağaçtı hem de espri yapmaya çalışıyordu. Ağacın esprilerinden kurtulmak için yukarıya tırmanmaya devam etti. Meşe’nin sesi azaldı… Azaldı… En sonunda bitti.

Kalın dallardan birisine oturdu. Tam baltayı kullanmaya başlayacakken gözüne bulut kaçtı. Gözü yanınca birden acıyla ellerini gözüne götürdü. Elindeki balta aşağıya düştü.

“Hay Allah kahretsin! Nasıl ineceğim şimdi aşağıya?”

Yanma geçince gözlerini açtı. Üstünde oturduğu dalın ucunda bir kümes vardı. Kümese yaklaştı. Tam kapağını açacakken kafasında bir acı hissetti. Havaya baktı. Hiçbir şey yoktu. Elini yine atmıştı ki aynı acıyı hissetti. Ellerini hızla başına götürdü ve kafasına tünemiş olan beyaz kargayı yakaladı. “Neden kafamı gagalıyorsun?” diye sordu.

Karga kafasını yan çevirerek ona baktı. “O ellerle sakın yuvama dokunma.” dedi. Genç olan ellerine baktı ve ellerinde hiç çizgi olmadığını gördü. “Ne yapayım peki?” diye sordu kargaya. Karga kötü bir kahkaha attı. “Ağacı öldür” dedi. “Tüm bunların müsebbibi odur. Beni genç yaşımda beyazlatan, senin hayatını silendir. Azaba zulüm farzdır. İn aşağıya ve yapman gerekeni yap. Beni takip et. Ben seni kestirmeden götüreceğim” dedi ve genç olanın ellerinden fırlayarak kendi kendine açılan kümesin içine girdi.

Genç olan cebinden vazelin çıkardı ve tüm vücuduna sürüp, jeton gibi kümesin içine girdi.

(DEVAM EDECEK)

Sanat Denilen Kokoş ve Yavşak Züppe Mastürbasyonu

Meşhur bir galerici vardı. Nişantaşı’nın ünlü elitist simalarından. Gündüzleri Nişantaşı’nda sanata değer veren yavşak edalarında dolaşır “resim ne güzel ehehe mehehe” diye dolaşır, akşamları da Cihangir’e Cafe Smyrna’ya gider kızı yaşındaki hatunları Ataköy’de, Avcılar’da daire kiralayıp oraya kapatmayı teklif ederdi uygun, elit ve nazik bir dille. Kapattığı da olmuştur hani.

Bu ve bunun gibilerin resim sergisi diye açtığı sikik gösterilere gelen az sayıdaki kokoş ve en güzel günlere sakladığı takım elbisesini, fularını dolaptan çıkarmış hıyarın iki motivasyonu vardı.

1) Sanatsal faaliyetlerden geri kalmamak. (Ortam orospuluğundan geri durmamak)

2) Beleş çerez ve içki.

İçilen beleş içkiler sonrası kızaran burunlar eşliğinde de coşkuyla insanların resim sanatından ne kadar uzakta olduklarından dem vururlar, kendilerinin bu yok olmaya yüz tutan sanatı ayakta tutmak için ne kadar çabaladıklarını iştahla anlatırlardı. Amına koyim sanki herif bakır ustası da, en son o kalmış sikimsonik tencereyi yapan. Velhasıl bu insanlar bir adım ileriye gitmedikleri gibi geri de gitmediler. Şimdi gitsem yine elinde kokteyl kadehiyle “Bu resmimde şunu anlattım” diyen ve bir şey anlattığı için taksimetreyi tablo başına beş bin liradan açan ressam bulabilirim. Bir gerizekalı da çıkıp demez ki “ulan amcık, senin anlattığın şeyi bırak da ben göreyim. İlkokul kompozisyonu gibi resim mi yapılır hayvanoğluhayvan”

Bu elitist azınlıktan da öte bir azınlık olan cahil, kibirli zümrenin yaşama motivasyonları ne kadar seçkin, ne kadar ulaşılmaz ve sıradan insanların sahip olamadıkları şeylere sahip olduklarına inanmalarıdır. Bunu kendilerine ispat etmek için hep sergi açarlar. Kendi sergilerini kendileri doldururlar. Kendi kendilerini överler. Ama sanki dışarıdan bakıldığında bir şeye sahipmiş gibidirler. Bakkalda iki liraya satılan biraya yirmi lira verirler ki bir ayrıcalıkları varmış gibi olsun. Kimsenin sikine sallamayacağı resimleri altın günü teyzeleri gibi bir o, bir diğeri, bir öbürü beş bin liradan satın alır ki bir ayrıcalıkları olsun. Ayrıcalık diye yarattıkları, sadece kişisel tatminin ucuz illüzyonlarından ibarettir ki, buna ilk başta kendileri inandıkları için, o şatafatlı yürüyüşleri ve kahkahalarına bakan “sıradan vatandaş” da kanmaktadır.

Tıpkı devlet tiyatroları kurumunun elitist zümreleri gibi. Onlar için tiyatro o kadar ulaşılmaz ve sanatın en üst noktasıdır ki, sıradan vatandaş onların düşünce yapısına ne ulaşabilir ne de onları tam manasıyla anlayabilir. Onlar ki devrimlere öncelik etme kabiliyetine sahip yüce insanlardır. Ve buna sadece kendileri inanır biliyor musunuz? Başka inanan kimse yoktur ama o halktan kopuk, sadece kendi minicik zümreleri içinde küçük hayatlarını tatminden öteye gidemeyen mastürbasyonu yaparken, ülkenin her bir vatandaşının kendilerindeki bu muhteşem ayrıcalığın farkında olduklarını sanırlar. Anadolu kırsalına oyun götürüp, orada bir öğünü gecikti diye “aç kaldık ama Anadolu’ya sanat götürdük” demeyi, fakirin aç karnına bir ekmek götürmüş de açlıktan kurtarmış kahraman edasıyla anlatmaya bayılırlar.

Ayrıcalıkla değilsiniz hanımlar, beyler! Sahip olduklarınızın her birinin parasal bir karşılığı var ve siz bunun bile farkına varamayacak kadar kendinizi kandırmışsınız. Hani sadece kendiniz çalıp kendiniz eğlenseniz zerre sikimde olmayacak ama sizin o “sıradan vatandaş”ın cahilliğine karşı gönderilmiş peygamber sanrılarınız beni rahatsız ediyor. O yüzden çok çirkinsiniz, keşke ölseniz.

Yoksa siz zombileştiremediklerimizden misiniz?

Yoksa siz zombileştiremediklerimizden misiniz?

Twitter Yok, Sosyal Medya Yalan

Sanıyorsunuz ki, müthiş bir devrim gerçekleşti. Sosyal Medya, ana akım medyanın tahtını sarstı. Hatta yerine geçmek üzere. Osuruktan tayyare köyün yaşlı muhtarı ölüp de yerine cep telefonu kullanmayı bilen yeğen muhtar olunca hiçbir bok değişmese de sanıyorsun ki, medyada yeni bir devir başladı.

Bir şeyin değiştiği, devrim gerçekleştiği yok lan! Medya kavramı reklamı verenin yönlendirdiği bir olgudur. Şeklinin şemalinin değişmesinin hiçbir önemi yok. Koyun ölünce keçiye Abdurrahman Çelebi de desen keçi keçidir.

Sermaye sahibi değişmiyor. Patron değişmiyor. Şöhretin içerik sistematiği değişmiyor. Nesi devrim lan bunun?

Ağzınıza emzik gibi “Sosyal medya devrimi” lafını almışsınız, emip duruyorsunuz. Aynı ulusal kanalın sahibinin reklam şirketinin reklam ayarladığı sosyal medya platformu mu devrim? Ya da üyelerinin ana akım medya ünlülerinin dikkatini çekip sikindirik gazetelerin eklerine röportaj verebilmek, ana akıma dahil olabilmek için götlerini yırttığı platformlar mı devrim?

Sosyal medya bir medya devrimi değil. Bir iletişim devrimi olabilir belki ve ben bu yönüne bayılıyorum ama kalkıp dallamaca “medya devrimi gerçekleşti” demeyin. Bir bokun değiştiği yok. Ben bunu kabul edip ona göre oynayabiliyorum. Para yerden bitmez, kolay kolay da el değiştirmez. Dalganıza bakın! Ünlü olmaya çalışın! Normalde tanıma ihtimaliniz olmayan insanlarla tanışın! Para kazanın! Kalkıp da sosyal medya üzerinden medya devrimi yaratıldığı ve bu sürecin içinde olduğunuzu, gücün tamamen sizde olduğunu düşünmekten vazgeçin.